Asa’nın İki Cephesi

İnsanlığın sert görünümü ile kamufle ettiği katmerleşmiş kötülük, sıcak bir imtihanın kor selesinde karamelleşiyor. Gittikçe eriyen siyahlık, sıvılaşırken beraberinde; yeryüzünde şeytani siperlere saklanmış tüm gururu, kibiri ve gücü tuş ediyor. Adeta bir ahiret terapisi. Bir kıyamet senaryosu. Minik bir mikrobun, kocaman mikroplara attığı bir çingene çalımı bu.

İnsan hakları üzerinden birbirine ders verenler, üzerinde güneş batmadığını iddia edenler, hayvan haklarından dem vurup masumları arenada kana boğanlar, empirik ilaçlarını Afrika’nın mazlumları üzerinde denemek için avuçlarını ovuşturanların, binlerce yıldır mazlumlara nefes aldırmayanların, nefes alabilmek için bir makineye ihtiyaç duyduğu ve o makine için birbirine girdiği oksijensiz kalmış bir zaman.

Elimizdeki akıllı telefonlar bugün kaç kişinin daha öldüğünün haberini almak için var. Bilgisayarlar ve İnternet ise sırasını bekleyenlerin son eğlencelerini yaşaması için ellerine verilmiş oyuncaklar. Filim tavsiyeleri, müzik tavsiyeleri, ölmeden önce mutlaka izleyinler, dinleyinler, yapınlar, edinler… Sanki ölüm yeni icat edilmiş bir olgu gibi. Sanki bugüne değin hiç kimse ölmemiş de ölüm denen geçiş daha yeni yeryüzüne girmiş gibi. Sanki toprağa insanlık ilk ölülerini veriyormuş gibi.

Halbuki daha dün Bosna Hersek savaşında, kışın donduran soğuğunda insanlar ısınmak için paralarını yakmıştı. Bir kâğıt olduğunu en zor zamanda hatırlamışlardı. Toprağın gerçek değer olduğunu, toprak kendilerine küstüğü zaman hatırlamışlardı. Daha dün Venezuela’da insanlar paralardan çantalar, kutular, şemsiyeler yapıp yiyecek karşılığında ticaret yapmışlardı. Çocuğu açlıktan ağladığı zaman elindeki bütün altınları Nazi fırsatçılarına bir şişe süt karşılığında veren Yahudi tüccarlar. Canını dişine takarak batan gemide ağırlık yapan insan, ekmek ve su dışında bütün ağırlığı gemiden denize atan yolcular. Bunlar yaşandı. Bizim kokuşmuş hafızalarımızın unutuyor olması tekrar yaşanmayacağı anlamına da gelmiyor. Asıl ve asil olan ekmek ve su idi. Asıl ve asil olan toprak idi. Bunu hatırlamak için yine sonunu beklemişti İnsanlık. Bu yüzdendi doğduğu değil, doyduğu yerin memleket oluşu. Bu yüzdendi belki kendisinin de topraktan gelişi. Unutursa hatırlatılacaktı. Ya bir ölümle ya bin ölümle. Onu uyandıracak olan her neyse onunla. Ateşse ateş, buzsa buz. Kimini bombalarla, kimini sert rüzgarlarla. Üşüyorum dediği zaman aklına para yakmak gelinceye değin! İnsan hatırlayacaktı. İnsan hatırlatılacaktı!

Çek Cumhuriyeti, Çin tarafından İtalya’ya gönderilen 100.000’den fazla maskeye el koydu. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Trump, Amerikan ordusuna bütün özel sağlık kurumlarını, ticari merkezleri ve üretim tesislerini basarak, mevcut tüm sağlık ekipmanlarına el konulması emrini ve yetkisini verdi. Rusya, İtalya’ya destek amaçlı ordu eşliğinde medikal malzeme ulaştırdı. Sovyetler Ordusu aslında uzun bir süre sonra Avrupa’da ilk defa askeri araçları ile şov yaparak bugüne değin hep karşısında durduğunu sandığımız Katoliklerin merkezine ilerledi ve tüm Avrupa bunu izlemekten başka hiçbir şey yapamadı! Türkiye tarihte belki de ilk defa Avrupa’ya sağlık cihazları, solunum cihazları ihraç etti. Gemilerle yardıma gidenler artık daha düne kadar alay ettikleri Somalili korsanların bizzat kendisi oldu. Yağmaladı. Çaldı. Gasp etti. Hem de kendi dininden olanın, kendi birliğinden olanın mülkünü! İnsanlığın 100 yıldır demokrasi ve insan hakları yalanı üzerine inşa ettiği tiyatrosunun bir virüslük ömrünü kimse ön göremedi. Şimdi Batı’da İnsanlık Sting’in “Desert Rose” şarkısını dinleyerek ölümle yüzleşmeye hazırlanırken, Doğu hâlâ her sabah kendisinde doğan güneşi umut olarak görüyor. Oysa unutuyorlar. Unutuyoruz. Ateş de yakar, buz da. Ve İnsanlık, ne olduğu ve neden var olduğu soruları ile yüzleşmediği müddetçe umut yoktur!

Kardeşlerim. Bu gözler elindeki bilgisayar ile bir kilogram patatesi değiştirecek olanları görecek. Bu gözler 100 varil petrol ile 10 çuval soğanın değiş tokuş edilerek ticaret yapılacağını görecek. Bu gözler bir keçi, bir eşek veya çelimsiz bir at karşılığında Ferrarilerin, Mercedeslerin değiş tokuş edileceğini görecek. Bu senaryoyu ben yazmadım. Siz yazdınız. Biz yazdık. Hep beraber. Köylerimizi terk edip bir maaş için çalışmaya karar verdiğimiz ilk gün “Le bağeme bu zıvıstan” (Bahçelerimiz kışa döndü) şarkısına giriş yapmıştı Faki Teyran. “Viran ezım, malem xırab” (viran oldum, mülküm yıkıldı) bölümü ise sırasını bekliyor. Ölüm marşını ise “Le kâle ki pır delale” (ihtiyarı iyi bilirdik) ile bitirecek.

Allah ise iki mükemmel ayet ile bu acınası senfonimize eşlik edecek. Rahman ve rahim sıfatı ile dedi ki: “Velenebluvennekum bişey-in mine-l ḣavfi velcû’i venaksin mine-l-emvâli vel-enfusi ve-ssemerât…” Andolsun ki, sizi korku ve açlıkla, mallardan, canlardan ve (alın teri) ürünlerinden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele!

Ve celal sıfatı ile dedi ki: “Ve-iżâ kîle lehum lâ tufsidû fi-l-ardi kâlû innemâ nahnu muslihûn. Elâ innehum humu-lmufsidûne velâkin lâ yeş’urûn…” Onlara, yeryüzünde fesat çıkarmayın dendi mi, derler ki: Biz ıslah edicileriz. İyi bilin ki, asıl bozguncular kendileridir, lakin farkında değillerdir.

Kardeşlerim. Bir virüsün pençesinde son 1 ay tüm dünyada neler yaşandığına dair ne vaaz vermek ne de zaten duyduğunuz şeyleri söylemek niyetim. Birçok şeyi anlık duyuyorsunuz. Şahit oluyorsunuz. Hatta bazılarınız bizzat yaşıyor. Bu zor zamanda Devletler devletliğini yapmaktan acizken, liderler tarihe lanet okuyor. Kendilerini bu dönemde liderliğe laik gören tarihe! Sadece iman edenlerin yaşamayı ihsan, ölümü lütuf olarak görebileceği bu zamanı yenmenin imkânı yok. Ama bununla yaşamanın yolları var. İşte tam olarak konumuz bu. Canlı yayınlar artık yeni dünya düzeninde hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını söyleyen liderle dolu. Düne kadar kendi sınırlarını korumaktan aciz bir ülke bugün Libya’da, Suriye’de, Irak’ta, Sudan’da, Somali’de, Katar’da, Yemen’de büyük bir dünya savaşının en büyük muhatabı oldu. Evet Türkiye’den bahsediyorum. Suriye’de sahaya tek asker sürmeden Siha sürüsü ile dünya savaş strateji tarihini yeniden yazan Türkiye. Amerika, Çin, İtalya, Fransa, Almanya ve Rusya gibi sözüm ona süper güçler kendi halkları için maske bile bulamazken, 10 günlük bir mühendislik ve AR-GE çalışması sonrası bırakın maskeyi, oksijen makinesi üreterek İspanya’ya da ilk ihracat sözü veren Türkiye. Bir taraftan “Görünmez düşmanlarımız var” diyerek küreselcilere göz dağı veren Amerika Birleşik Devletleri. Diğer taraftan kurdukları oyunun içinde kendilerini de harcayacak kadar gözü dönmüş gaddar tüccarlar. Bu kavga parayı icat edenlerle, parayı icat edenlerin ellerinden alanların kavgası aslında. İnsanlığın onuru ne küreselcilerin ne de ulusalcıların umurunda! Ve bu savaşın sonunda iki tarafın da barışacağı aşikâr. Asıl mat renkler o safhada netleşecek.

Mat renkler netleştiği zaman; yani yıllardır analistlerin “Bu kavga küreselciler ve ulusalcılar arasında” dediği taraflar birbirleri ile barıştıkları zaman yine tarihe bakılacak. Eski savaşlar ve taraflar birbirini ölçecek. Hak ve Batıl karşı karşıya gelecek.

Bizlere yıllardır zombi filimleri boşuna izletilmedi. Aradıkları şey, inandıkları şeye kanıt aslında! Neden mi bahsediyorum? Allahsızlığın kanıtını arıyorlar. Dünya’nın belli zamanlarda kendi kendine veya insanlığın eli ile dönüşüm geçirdiğini ve Allah’ın müdahalesinin olması bir tarafa, varlığının bile safsata olduğunu ispat etmek istiyorlar. İnsanı zorlayacaklar. Sınırları zorlayacaklar. Doğa’nın kendi yolunu bulduğu veya bulacağı iddiasına temel hazırlıyorlar. Çin’de iyileşen doktorları unutmayın. Yüzleri kararan. Tam olarak zombi rengine dönüşen 2 doktor. Virüs nasıl Çin’de ortaya çıktıysa, ilk örneklerde buradan tabiri caizse piyasaya sürülecek. Çünkü dünyanın üretim merkezi orası. Amerika’dan Çin’e kayan küresel mekanizmanın yeni oyuncakları Çinliler. Dinsizliğin en yoğun olduğu coğrafya!

Kardeşlerim! İngiltere şu anda Londra’daki metro hattının geniş ağını fırsata çevirerek yer altı şehirleri ve yolları yapımına başladı. Maksat yer altında şehirler ve bu şehirler arası yine yer altından yollar inşa ederek, yeryüzü ile irtibatın kesilmesi gerektiği zaman, her şeye hazırlıklı olmak! ABD, İngiltere, Fransa, Almanya COVID-19 için milyarlarca Dolar veya Euro bütçe ayırmış diye dillendirdiğimiz zaman herkes bu paraların halka dağıtılacağını düşünüyor ve Türkiye’yi bu konuda zayıf görüyor. Halbuki elimizin altında İnternet var. O ülkelerdeki insanların haline baktığımız zaman hepsi perişan halde. Ölüleri mahallelerde koku yapmaya başladı. Gıda stokları tükendi. Üretim mekanizmaları çöktü. Lojistik faaliyetleri adeta ayaklarının yarısını kaybetmiş kırk ayak gibi. Sağa sola sallana sallana ilerliyor! Peki nerede bu devletlerin COVID-19 sürecinde ayırdıkları bütçeler! Daha büyük bir kavgaya hazırlık yapılıyor. Daha büyük bir imtihanın kendilerini beklediğini biliyorlar.

Biz değil miyiz tarımsal ilaçlar için yeri geldiğinde hükumeti veya bakanlıkları suçlayan? Biz değil miyiz yeri geldiği zaman hayvancılık politikalarını eleştiren. Göz göre göre yapılan hatalara şaşıran bizler, bu hataları hükumetlere dayatanları hep göz ardı ettik. Bu devasa şirketler artık bakanları, bürokratları, her defasında değişen hükumetleri satın almaktan bıktılar. Her defasında Dünya’nın farklı ülkelerinde, farklı meclislerde yasa tasarısı geçirmekten bıktılar. Şirketler ve halkları arasında kalan hükumetler, devletler de bundan bıktı. Şu anda bu şirketler ve ayakta kalmak isteyen bu devletlerin kavgasına şahitlik ediyorsunuz. Tarihte kralların zenginlerden borç para alarak ayakta kaldığı örnekler çoktur. Ve borcunu ödeyemeyen kralların bu zengin elite neredeyse bağımsız devlet kurabilecekleri büyüklükte arazi vermeleri. Ya da bunu yerine bu elit tabaka ile savaşa girip, onları yok etmeleri. Orta çağ dere beylikleri böyle kurulmamış mıydı? Şimdi aynı kavganın modern versiyonunu yaşatıyorlar bize. Kavganın en büyüğü toprağı tarıma en fazla elverişli olanların ve temiz suyu en bol olanların ülkelerinde gerçekleşecek. Türkiye de bu ülkeler arasında. Hatırlar mısınız bilmiyorum! Bir yazımda Batı’yı eleştirerek savaşacak askeriniz yok, makinalarınızı ise duman edeceğiz demiştim. Yeni savaş stratejilerini tamamen askerden, silahtan bağımsız hazırlamalarının sebebi bu. Artık savaşlar yine hava sahası üzerinden, zehirlerle, kimyasallar ile yapılıyor.

Şimdi sizinle bir tespit daha paylaşacağım. Daha 2 gün önce; yani 22 Nisan 2020 tarihinde ABD kaynaklı bir haber sitesi şöyle bir manşet paylaştı! “New York’ta 2 kedi’nin COVID-19 testi pozitif çıktı”

Bu haber bize çok önemli ipuçları veriyor. Virüsün hayvandan insana, insandan insana, insandan hayvana ve hayvandan hayvana bulaştığı iddialarını doğrularken, aynı zamanda gelecekte bizi neyin beklediğine dair ipucu da veriyor. Nedir o ipucu bisimit? Kardeşlerim. Üstte dikkatinizi bir konuya çekmeye çalıştım. Dedim ki kâinatın bugüne kadar Allah’ın kudreti dışında, tamamen olağan şartlar içerisinde bugünlere geldiğini ispat etmek istiyorlar. Virüsü de bu dönüm noktalarından biri yapmak niyetindeler. İnsanlığa Allah’ı unutturmak bir yana, Allah ve Din ile yıllardır kandırıldıklarını ispatlamak istiyorlar. Bu yüzden Kâbe kapalı. Bu yüzden camiler kapalı. Daha düne kadar Kâbe’yi koruyan ebabillerden bahseden bizler bugün nerede kaldılar diye birbirimize sorar olduk. Daha önemlisi ise Kabe’de ibadet olmasa bile Dünya’nın dönmeye devam edeceğini artık biliyoruz! Halbuki Kabe’nin daha önce defalarca yıkıldığını ve aradan yüzlerce yıl geçtikten sonra tekrar inşa edildiğini unuttuk. Kudüs’ün kafirlerin elinde olmasını bir namus meselesi haline getiren Selahaddin’in devleti Selahaddin’den hemen sonra yıkılmadı mı? Asıl olan Allah’tır. Bizler Allah’ın evini kafirlerden kurtarsak dahi öleceğiz, belki de neslimiz kuruyacak. Allah yeryüzünün en sevgili insanının erkek evlatlarının yaşamasına izin vermedi. Asıl olan Allah’tır. Allah Hz. İbrahim ve Hz. İsmail Kabe’yi tekrar inşa edene kadar o topraklarda çorak birkaç köy dışında bir şey bırakmadı. Asıl olan Allah’tır. İşte bize bunları unutturacaklar. Bize işte sizin Kâbeniz ve işte sizin inandığınız Rabbinizin sessizliği diyerek imanımıza meydan okuyacaklar. Her sene Kurban Bayramı’nda kestiğimiz kurbanlar. Artık kestirmeyecekler. Yukarıda bahsettiğim korona virüsü bulaşmış kedilerden yola çıkarak bu hakikate rahatlıkla ulaşabilirsiniz. Yıllardır önce eleştirdiğimiz, sonra içimizden bazılarının benimsediği, yakında da belki zorunlu olacak bir başka küresel, şeytani tuzaktan bahsediyorum. Vegan kültürü dedikleri tuzağı da bu virüs ile tetikleyecekler. Yakında korona virüsünün veya bir sonraki versiyonunun insandan hayvana, hayvandan da insana bulaştığını iddia ederek hayvancılık sektörüne büyük bir darbe vuracaklar. İnsanlar artık et yemeyecek. İnsan et yemediği zaman, onu Allah’ın yarattığı doğasında, olması gerektiği hizada tutan hücreler başkalaşım geçirecek. Belki çocuklar olmayacak. Belki zombi olarak doğacaklar. Belki cinsiyetsiz doğacaklar. Belki doğduktan sonra cinsiyet tercihi üzerine iradeleri başkalaşım geçirecek. Kardeşlerim. Yıkım başlıyor. Yıkmaya başladılar. Gerçekten soruyorum! Hazır mısınız?

Kardeşlerim! Sıra ile gündeme dair biriktirdiğim notlarımı paylaşmaya çalışıyorum. En sonda sadede geleceğim. Allah’ın varlığını sorgulatma projesi, vegan projesi, cinsiyetsizlik projesi, ibadethaneleri pasif kılma projesi, yer altı şehirleri, devletlerin ulus etkisinden çıkıp şirketleşme projesi… Tek tek anlatmaya çalıştım. Ama bunları umutsuzluğa kapılın diye anlatmadım. Aklınıza Hz. Musa gelsin. O sihirbazlar tek tek hünerlerini sergilediler. Firavun kibirlendi. O kadar kendine güveniyordu ki, sihirbazlarının hünerlerinden o kadar gururlanıyordu ki, Hz. Musa’nın hiçbir şey yapmadan belki de hayretle izlemesi, ona daha fazla keyif veriyordu. Çünkü haklı çıkıyordu. Çünkü olan biten her şey gerçekten bir Allah’ın olmadığına delalet ediyordu. Hz. Musa öylece izliyordu. Allah’ın peygamberi olduğunu iddia eden kişi hiçbir şey yapmadan bütün sihirbazların hünerlerini izleye durdu. Hz. Musa bile aslında ne yapacağını bilmiyordu. Tâ ki emir gelene kadar. “Asanı yere bırak Ey Musa!” (Taha — 20) Hz. Musa asasını yere bıraktığı zaman bile ne olacağını bilmiyordu. Ama o asa yere düştüğünde hızla ilerledi ve diğer bütün sihirbazların yılanlarını teker teker yuttu. Firavunlar meydanda, sihirbazlar meydanda, virüsler, savaşlar, Kâbe’ye meydan okumalar, Allah’a kurban kesilmesine mâni olmaya çalışmaları… Hepsi birer sihirden ibaret. Ama Musa’nın asası yere düştüğü zaman hepsi kaçacak delik arayacak. Bu imtihanı tarihi hatırlayarak, Kitabi kıssalara bağlı kalarak geçireceğiz. Kazanacağız. Başka çaremiz yok.


Kardeşlerim. Bazılarınız bunları nereden çıkardın diyebilir. Bir örnek daha vereyim ki konunun ehemmiyetini daha iyi anlayın. Kuranı Kerim’de bize kurban kesmemizi emreden ayetler Kevser süresindedir.

Aslında COVID-19 sürecinde yapılan planlama bu süredeki ayetler araştırılarak yapılmış. Hz. Muhammed sav’in erkek evlatları vefat ettiği zaman müşrikler onunla dalga geçmişlerdi. Neslinin olmayacağı konusunda onunla alay etmişlerdi. Allah, Hz. Muhammed sav’in gönlünü bu ayetler ile hoş kılmıştır.

– Muhakkak biz ona kevseri verdik. (Beydavi, Kevser’in dünya ve ahiretin şerefi, ilim ve amel bakımından son derece çok olan hayır demek olduğunu yazmıştır)

– O halde Rabbin için namaz kıl, kurban kes!

– Doğrusu sana buğzeden, soyu kesik olanın ta kendisidir

Yukarıda yazmıştım. İnsanlığı vegan yaparak cinsiyeti ile oynayacaklar. Kodları ile oynayacaklar. Hz. Muhammed sav’in nesebi ile dalga geçenlere cevap olarak Hz. Allah namaz kılmayı, kurban kesmeyi emrediyor. Ve Cennette nice nimetlerin bizi beklediğini müjdeliyor. Şu anda elimizden camileri, mescitleri aldılar. Yakında kurbanları da alacaklar. Toprağı’da alacaklar. Allah’a olan inancımızı sorgulatmak için tüm sınırları zorlayacaklar. Noktaları birleştirdiğiniz zaman ortaya çıkacak olan dehşetin “çabuk unutan insana” neler yapacağını tahmin edebiliyorsunuzdur. Çok büyük imtihanlar bizi bekliyor. Hava durumunda Allah’ın yarattığı bulutlar, rüzgarlar, güneş, kar ve yağmur konuşulmayacak. Bunun yerine hangi şehirde hangi virüs oranı, hangi hastalık oranı, hangi ölüm oranı iniş veya çıkış göstermiş, bunlarla yatıp kalkacağız!

Sizlere çaresiziz demek için gelmedim. Yazının ortasında Hz. Musa kıssasından örnek verdim. Herkes oyununu oynadıktan sonra hamlesini yapacak Rabbim. Buna tüm kalbimle inanıyorum. Eğer inanırsanız o hamle gelecek. İnanmazsanız hep beraber, belki de bugüne değin olanlara bilmeden katkıda bulunduğumuz sistemin içinde helak olacağız!

Kardeşlerim. Ben bize haydi ne olduğumuzu hatırlayalım demeye geldim. Bahçeler yapalım demeye geldim. Toprağa dönelim demeye geldim. Suyu anlayalım demeye geldim. Açlığı, doymayı, israfı, nimeti hatırlayalım demeye geldim. Bu yazıyı şu an yazıyor olmamın bir sebebi var. Ekinler zamanında ekildiği zaman kıymeti vardır. Ekinler zamanında biçildiği zaman kıymeti vardır. Eğer bugünleri es geçersek, eğer onların oyununda gönüllü piyon olmaya devam edersek, bize gönderilen nimetlerin elinden çektiğimiz gibi, nimetsizliğin elinden de çekeceğimiz var. Allah muhafaza ki açlıktan ölmek değil korkumuz. İmansızlıktan ölmek. İmtihanı kaybetmek. Yani uğruna yaşadığımız her şeyi bir anda şeytana teslim etmek. Şeytana karşı en ön safta savaşma hayali kurarken, aslında şeytanın en ön safında savaştığını fark etmek. Allah muhafaza!

Sihirbazların asalarından çok bahsettik. Şimdi Hz. Musa’yı konuşma zamanıdır. Devletimiz kararını vermiştir. Hiçbir tarım arazisi boş kalmayacak. Hiçbir küresel şirket ile ilişkiler eskisi gibi olmayacak. Oynanan oyunun etkisi izlenecek ama parçası olunmayacak. Tedbir alınacak ama sınırlar ihlal edilmeyecek, ettirilmeyecek. Tarım arazilerini boş bırakanların arazilerine gerekirse el konacak. Sahipleri savaştan kaçan asker hükmünde olacak, malları da beytülmalin emrinde olacak.

Kardeşlerim. Daha önce defalarca twitter hesabımda kıvrana kıvrana dile getirmeye çalıştım. Evimizin bir odasını dikey tarıma elverişli hale getirmek, balkonunu bu amaçla kullanmak artık vaciptir. Bunu vacip kılan zamandır. Ama evimde zaten 3 oda var diyenler bugün 1 odaya sıkışmış durumda. En büyük odaya misafir alamıyor. Evin içinde toprak olur mu diyenler bugün adımını dışarı atıp, toprak ile buluşamıyor. Eski lükslerinizi unutun. Eski dünyanızı unutun. Şu anda oyunun birinci perdesindeyiz. Oysa bu oyun çok perdeli. Ve her perde insanı bildiğini sandığı hakikatlere hayret ettirecek. Meydan okutturacak. Her gün iman kaybedecek, iman tazeleyeceğiz. Ekmeğimiz ve suyumuz değil sadece. Neslimizle imtihan edileceğiz. Şeklimizle. Rengimizle. Farklı şekillerde doğumlar olacak. Farklı renklerde insanlar doğacak. Uyuşuk tipler. Emir almaya elverişli. Düşünemeyen tipler. Bu imtihanı kazanmanın yolu toprak ve suyu tanımaktır. Denzel Washginton’un Tanrı’nın Kitabı filimde çok sevdiğim bir sahne var. Filimde açlık ve yoksulluktan insanlar insan eti yerken, bu et yeme ile beraber gelen bir hastalık dünyanı esir etmiştir. Herkes güneş gözlüğü takmaktadır. Maske takanlar vardır. Dünya zehirlidir. İmtihandadır. Hatta o filimde kolonya çok değerlidir. Denzel Washington’un canlandırdığı Eli, ara sıra müzik dinlediği cihazını şarz ettirebilmek için muhataba ne verirse kabul etmez. Ama kolonyalı mendili hemen kabul eder. Yine vandal liderlerinden biri, kendisine getirilen hediyelere burun kıvırırken, şampuan hediyesini sevinçle karşılar. Temizlik çok önemlidir. Şehirlere insan eti yiyenlerin girmesi yasaktır. İnsan eti burada sembolik hastalıktır. Sevdiğim sahne ise yolculara saldıranlar ile Eli kavga ederken şu sözleri söyler, filmin gidişatına göre sözler İncil’den alıntı gibidir: “Toprak senin yüzünden lanetlendi. Toprak sana diken ve çalı verecek. Çünkü topraksın …ve yine toprağa döneceksin.” Hiçbir filmin amaçsız çekilmediğine inanan biri olarak söylüyorum. Madem herkes birbirine filim tavsiyesi veriyor. Sizlere benim de cümle arası tavsiyem bu olsun. Nitekim burada kavga biraz da Allah’ın ayetlerinin kaybolmaması için verilen mücadeledir. İnsanlıktan uzakta kurulan güvenli ve gizemli bir şehrin hikayesi de filimde mevcuttur. Evet bizi her şeye hazırladılar. Filimler ile, şarkılar ile, klipler ile, eğitim sistemi ile, cihazlar ile, yeni dünyanın neferi olmak için bizler de elimizden geleni yaptık. Onların istediklerini yapmak için para bile harcadık. Çünkü bize dikte edilseydi, para verselerdi, yapmazdık, izlemezdik, bir parçası olmazdık. Ama şeytan hilelerini bile para ile satacak kadar şeytandır. Ve insan şeytanın hilelerini bile satın alacak kadar ahmak, unutkan, günahkar.

Artık silkineceksiniz. Kendinize geleceksiniz. Çocuklarınıza öğreteceğiniz ilk şey akıllı bir telefonun nasıl kullanıldığı değil, bir tohumun nasıl büyüdüğü, hangi şartlarda yetiştiği olacak. Suyun ne kadar değerli olduğu olacak. İsrafın bizi getireceği nokta olacak. Bugün olacak ya da yarın olmayacak. Olmayacaksınız! Olmayacağız! Tercih yapma zamanıdır. Kardeşlerim! Bugünden itibaren seferberlik başlatalım. İmanımızı zamanında sorularla çalanların, bugün imanımıza ekmek ve su üzerinden saldırmalarına izin vermeyelim. Misafir karşılamak ve gösteriş yapmak için eşya ile doldurduğunuz canı cehennemlik evlerinizi bahçeye çevirin. Dikey tarıma yönelin. Balkonlarınızı kullanın. Odalarınızı kullanın. Toprağı ve dönüşümü çalışın. Toprağı suladığımız suyun dönüşümünü, hayvanlarda kullanılan suyun dönüşümünü, bahçemizde, olmadı kapı önünde, olmadı hiçbir işe yaramayan belediyelere ait parklarda zeytin ağaçları dikin, domates ekin, biber ekin. Kim ne derse desin, mahalle olarak bir araya gelin. Beraber karar verin. Sizi sizden başka kurtaracak olan yok. Çünkü Devlet kalıcı olsa da Devletlerin politikaları hükumetler ile beraber değişir. Bugün sizi koruyan hükmet, yarın el değiştirdiği zaman karşınızda olabilir. Ama millet devletleşirse, millet mahallesine, bahçesine, evladına sahip çıkarsa hiçbir güç karşısında duramaz. Sizi ekmek ve su ile imtihan etmelerine müsaade etmeyin. Bu savaşı kazanmanın yollarından bahsettim size. İslami kıssaları hatırlattım. Kurâni kıssalardan bahsettim. Musa’nın asası gibi Yusuf’un tahıl ambarlarını da unutmayın. Evet Erbakan Hoca haklıydı. Fındık eğer İsrail’de yetişseydi, eczanede kapsüller içerisinde satılırdı. Ve İsrail’in biyolojik ajanlarının ara ara Rize’de, Ardahan’da, Şanlıurfa’da, Ege’de yakalanması tesadüf değildi. Tohumları ifsat edenler yeryüzündeki bütün tohumları topladılar. Devasa laboratuvarlar kurdular. İnsanlık yiyecek ile imtihan edileceği zaman kozlarını kullanacaklar, insanlığı kendi emelleri için esir edeceklerdi. Yazının ortasında bahsettim. Herkes attı ortaya atacak asasını. Allah sabırlıdır. İmtihanı kaybedenlerin attığı asalara kaybedecek olanlar da izlenecek. Ve Rabbimiz son sözü söyleyecek: “Andolsun ki sizleri biraz korku, biraz açlık, mallardan, canlardan ve meyvelerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele! (Bakara- 155)”

Son sözlerim. Batı normları ile büyüyüp, kendini o kültüre adamışlar; Sons of Anarchy’nin final müziği olan “The White Buffalo” ile yine final sahnesindeki tır gibi kendilerine doğru gelen belalara kollarını açabilirler. Bu onların tercihidir. Hatta milliyetçi dürtülerle büyüyüp, sonradan Batı hayranlığına kapılanlar “Come join the murder, come fly with black. We’ll give u freedom, from the human trap. Come join the murder, soul on my wings. You’ll touch the hand of God, he’ll make u king…” nakaratı yerine İsmet Özel’in “ama budandıkça fışkıran da bizleriz… ölüyoruz, demek ki yaşanılacak…” kıtasını söyleyebilir. Biz değil miyiz nihayetinde kıyamet koptuğunda bile ağaç dikmek ile emrolunan?

Ve sizler! Herkes Firavun’un salonunda toplanmışken. Bir tarafta Firavun ve sihirbazları, diğer tarafta Hz. Musa ve Hz. Harun vardı. Siz kimin arkasında bekliyorsunuz? Çünkü savaşta kaidedir. Kimin arkasında duruyorsanız, onun tarafındasınız demektir. Tarihi, kitabı unutanlar çoktan taraflarını seçtiler. Hâla umut olduğuna iman edenleredir bu çağrı. Bu çağrı benim sözlerim değildir. Bu çağrı Rabbin sözleridir.

“İnna a’taynakelkevser. Fesalli lirabbike venhar. İnne şanieke hüvel’ebter.”

Onlar taraflarını seçtiler. Hamlelerini yaptılar. Yapıyorlar. Yapacaklar. En karanlık noktada karşı hamle gelecek. Umudun en çok kan kaybettiği anda bir ses yükselecek. Satranç tahtasında atlarımız düşecek, fillerimiz düşecek, vezirimiz düşecek. İlk defa tek kalmış bir Şâhın tek hamle ile karşı tarafı mat edeceğine şahitlik edeceğiz. O zaman derinlerden herkes bir ses duyacak. Kısık kısık başlayacak. Yavaş yavaş yükselecek. Herkese unuttuklarını hatırlatarak, bir kıyamet habercisi belki, bir İsrafil dudağından. İçimizi ürperterek, bütün pişmanlığımızı yüzümüze vurarak, bize kaybettiniz diyerek, herkesin kendi dili ile, kendi utancını, kendi yüzüne haykıracak. Ama safını Musa’nın arkasında tutanlar korkmasınlar. Çünkü onlar derinlerden yükselen o sesi şöyle duyacaklar: Allahuekber… Allahuekber… Allahuekber… — bisimit

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.