Müslüman bir Kadının Modern Hayat ile İmtihanı…

Daha 14 yaşındaydı..

İmam Hatip’e gidiyordu ve başını yeni örtmüştü.. Dindar bir çevrede yaşamıyordu.. Çevresindeki büyükleri onun başını örtmesinden çok endişeleniyorlardı.. “Huculara mı karıştın?”, “İmam Hatip’ten mezun olunca hoca mı olacaksın?”, “Böyle kapalı olduğun için evde kalırsın, hiç kimse seni beğenmez” diyorlardı.. Canı sıkkındı.. Acaba yanlış bir şey mi yapmıştı? Neden büyükleri böyle şeyler söylüyorlardı? Yoksa haklı mıydılar? Bilmiyordu.. Ergenlik çağındaydı.. Neye kime nasıl inanacağını bilmiyordu.. Ama bildiği bir şey vardı ki başını örtmek Allah’ın emriydi..

Anne-babası dinini onu öğretecek kadar bilgi sahibi değillerdi.. Zaten İmam Hatip’e de dinini öğrensin diye göndermişlerdi.. Anne-babası ilkokul mezunuydular ve hayattaki en büyük amaçları okuyup bir yerlere gelmekti ama hayat şartları, onların okumasına müsaade etmemişlerdi ve ondan dolayı kızlarının okumasını çok istiyorlardı.. Ne olursa olsun kızları okumalıydı.. Hiçbir engel tanımadan.. Kızlarının omzuna çok büyük bir misyon yüklemişlerdi ama farkında değillerdi.. Hem okumazsa, ileride evlendiğinde kocasından boşanma veya kocasının ölmesi gibi bir durumla karşılaşırsa ne yapardı? Ailesine yük mü olacaktı? Hayır, hayır hiç kimseye yük olmamalıydı, kendi ayakları üstünde durmayı öğrenmeliydi.. Eşine de fazla güvenmemeliydi çünkü hayat şartları işte neler getireceği belli olmaz, her an eşi onu terk edebilirdi ya da ölebilirdi.. Hep eşi ölmüş ve iki çocuğu ile baba ocağına geri dönmüş ve babasına çok büyük bir külfet olmuş bir kadının hikayesini dinleyerek büyüdü.. Hayır, hayır onun gibi olmayı asla istemiyordu.. Ne olursa olsun okuyacak ve bir meslek sahibi olacak ve kendi ayakları üstünde duracaktı.. Kocası da olsa insan bu devirde hiç kimseye fazla güvenmemeliydi..

Yıllar yılları kovaladı ve üniversitede istediği bölümü kazandı.. Başörtü sorunlarının başladığı yıldı.. Bazı arkadaşları başörtüsünü çıkartmak istemediğinden üniversite sınavına bile girmemişti.. Bazıları ise ne olursa olsun okuyacağım diyordu.. O da onlardan biriydi çünkü anne-babasının gerçekleştiremediği hayallerini yerine getirmekle görevliydi.. Binbir çile ile üniversiteyi okudu.. Üniversitede dindar bir genç ile tanıştı ve onunla evlenme kararı aldı.. Ailesi de onay verince okul bitmeden bir yıl önce nişanlandılar ve okul biter bitmez de evlendiler.. Artık hem evli hem de meslek sahibi bir kadındı.. Başörtüsünü çıkararak devlet memuru olma imkanına sahip olmasına rağmen, üniversitede yaşadığı çileler onu öylesine bunaltmıştı ki kendi kendine söz verdi.. Artık ne olursa olsun, hangi koşullar altında olursa olsun başörtüsünü çıkartarak çalışmayacaktı.. Eşinin de desteği ile başörtüsü ile çalışabileceği bir iş buldu.. Çalışmaya başladı, zaman geçtikçe kendine güveni gelmeye başladı, kendini özgür hissediyordu.. Ve daha sonra ilk çocukları dünyaya geldi.. Artık evden de olsa çalışmaya devam ediyordu.. Doğum yaptı diye çalışmayı bırakacak değildi.. Boşuna mı onca yıl okumuştu? Hayat onu daha da zorluyordu.. Ev işleri, çocuk bakımı, iş hayatı, eşi ile münasebetleri derken çok fazla yorulduğunu hissediyordu.. Yanlış giden bir şeyler vardı.. Sanki üzerinde çok büyük bir yük vardı..

Hani Allah hiç kimseye kaldıramayacağı yükü yüklemezdi? Oysa o çok yoruluyordu.. Ne yapsam, nasıl kurtulsam diye kara kara düşünüyordu.. Sonra bir gün bir Ayeti Kerime balyoz gibi beynine indi: “Erkekler kadınlar üzerine kavvamdır.” (yönetici ve koruyucudur)( Nisâ Sûresi 34. Âyeti Kerîme). Kendine, o güne kadar yaşadıklarına inanmak istemedi.. Ne kadar da çok sorumluluk üstlenmiş ve eşinin yönetici olmasına bile izin vermemişti, kontrolü elden bırakmak istememişti, ne de olsa hiç kimseye güvenmemeye programlanmıştı.. İşte o zaman neden bu kadar çok yorulduğunu anladı.. Hayatındaki tüm taşlar yerli yerine oturmaya başlamıştı.. Eşine bir itirafta bulundu ve artık onun yönetici olmasını istedi.. Allah-ü Teala, kadınların fıtratını en iyi bilendi.. Nadir yapıdaki kadının yöneticiliğe bürünmesi hem kendisi hem de eşi için büyük bir zulümdü..

Hayatını yeniden düzenlemeye karar verdi.. İşlerini azaltmaya, asli görevlerine ağırlık vermeye karar verdi.. Ve anladı ki bir Ayeti Kerime, eğer hakkıyla okuyup idrak edilebilirse insanın hayatını düzenlemeye muktedirdi.. Keşke tüm ayetleri bu idrak ile okuyabilsem diye düşündü.. Ve bundan sonra bambaşka hayalleri vardı.. Bugüne kadar hep dünyalık hedefler peşine koşarak kendine çok zulmetmişti.. Şimdi mealen ‘Senden başka ilâh yoktur; seni tenzîh ederim! Gerçekten ben (nefsine) zulmedenlerden oldum!’ (Enbiya Sûresi 87. Âyeti Kerîme) Âyeti Kerîmesinin ne anlama geldiğini çok iyi anladı.. Evet o da zulmedenlerden olmuştu.. Şimdi tövbe etme zamanıydı.. Hz. Yunus gibi zalimliğini itiraf edip karanlıklardan çıkma zamanıydı.. Ve kendisi gibi karanlıklarda kalan gönülleri aydınlığa çıkarma zamanıydı.. Ömrünün geri kalanını karanlıklarda kalanları aydınlığa çıkarmaya niyet etti.. Çünkü Peygamber Efendimiz (sav) “Allah’ın dinini dert edinenin özel dertlerini Allah satın alır, Allah’ın dinini dert edinmeyeni Allah kendi dertleriyle baş başa bırakır.“ [Hâkim] buyuruyordu.. Böylesine kârlı bir alışverişte bulunmayı kim istemezdi ki?

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.