Tesettürde Yozlaşma

“Haberiniz olsun ki Allah’ın veli kulları için hiçbir korku yoktur.Onlar mahzun da olacak değillerdir.Onlar iman edip takvaya ermiş olanlardır.Dünya hayatında da onlar için müjdeler vardır….” (Yunus 62-64)

 

Daha ilk gençlik çağımda örtünme şerefine nail olduğum için Allah(c.c.)’a binlerce kez şükrediyorum. Daha İmam Hatip Liseleri’nin orta kısımları kapanmamıştı, kapatma davasının adının bile geçmediği yıllardı İmam Hatip Lisesi’ne başladığım yıl. İlk okuldan yeni çıkmış küçük bir kızın uzun bir pardösüyle yürümeye alışması zordu.Pardösümü ilk giydiğim günü hatırlıyorum da kaldırıma çıkarken hep düşer gibi olurdum ama yine de bu beni pardösü giymekten alıkoymadı. Okula giderken lacivert başörtü ve lacivert pardösü giymek zorunluydu. İsteyen pardösüsünü sınıfta çıkarırdı, ama sınıf içinde bile pardösünün çıkarılmasının ayıp sayıldığı yıllardı. 1992 senesiydi. Eyüp İmam Hatip Lisesi orta kısmına kızlarını yazdırmak için adeta birbirleriyle yarışıyorlardı veliler…İnanılmaz bağışlar yapılıyordu eski ahşap binayı ayakta tutabilmek için. Orası sıradan bir ahşap bina değildi, gerçekten bir ilim yuvasıydı. Öğretmenleriyle, manevi havasıyla bir mabedten farksızdı. Annem cüzdanındaki son binlikleri bağışlayarak beni okula kayıt ettirmeyi başarmıştı kaydın son gününde…

Okula başladığımda sınıfımın şubesini öğrendim: 6- S sınıfındaydım. Z’ye kadar şube açılmıştı. Öyle bir kalabalık vardı ki İmam Hatip Lisesi’nin sadece orta okul kısmı 4000 kişiydi. Bu belki de İmam Hatip Lisesi’nin gördüğü en büyük öğrenci grubuydu. O zamanlar öğrenciler başörtüyü benimseyerek takardı, kimsede modaya uyma kaygısı yoktu. Uzun bir pardösü, büyük bir başörtü müslüman bir kızın neyine yetmezdi ki?! Örtülü olduğumuz için kimse laf atmaz, otobüste yer verirlerdi örtümüze saygı duyanlar. Otobüste vakarlı tavırlarıyla oturan tesettürlü ablalarımız bir anlarını boşa geçirmemek amacıyla, ellerinde muhakkak bir kitap ve bir kurşunkalem bulundurdu kitapta önemli yerlerin altını çizmek için.

Daha tesettürün içi boşaltılmamıştı. İçini gösteren ince türde örtüler,dikkat çekici renkli elbiseler, bele doğru daralan pardösüler pek yaygınlaşmamıştı.Biz daha ortaokuldayken liseye giden ablalarımız bize örtünmenin esaslarını, hikmetlerini öğrettiler.Sanki Asr-ı Saadet’ten kalma birer canlı örnektiler.En büyük amacım büyüyünce onlar gibi bilgili, ahlaklı, terbiyeli olmaktı.Kelimeler ağızlarından inci gibi tek tek dökülür, hiç kimseyi kırmamak için seslerini hiç yükseltmezlerdi.Yürürken ayakkabılarının uçlarına bakarlardı gözlerini haramdan sakındırmak için.Büyük başörtüleri ve geniş mantoları tesettürü bir ibadet olarak gördüklerinin kanıtıydı.

İslam’da başörtüsü takmanın gerekli olup olmadığını tartışmak şöyle dursun sıkma baş yapmanın ne kadar doğru olduğu tartışılırdı ben İmam Hatip sıralarındayken. Kimse çekinmeden başını örter, markalı başörtü  örtmek için birbiriyle yarışmazdı hiç kimse.”Ben diğer örtülülerden farklıyım” anlayışı henüz gelişmemişti müslüman genç kızlar arasında. Modern kadın ile imanlı kadın kimlikleri arasında sıkışmış kimlik karmaşası yaşayan gençlik henüz uyanmamıştı. Kamusal alanda sağlam bir meslek edinme ideali de yoktu başörtüsünü  Allah(c.c.) rızası için örten ablalarımızda. Tek idealleri dindar bir eş ile sünnete uygun bir evlilik gerçekleştirmek ve imanlı bir gençliğin annesi olma şerefine nail olmaktı.

Dindar erkekler bu Asr-ı  Saadet’ten kalma ablalarımıza layık birer eş olmaya çalışırlar, kamusal alanda sağlam bir meslek sahibi olmadıkları için onları yadırgamazlardı. O zamanlar çalışmayan,evinin işini gören, çocuklarına bakan dindar eş makbuldü. Zamanla ihtiyaçların sınırsızlığı nedeniyle insanlar kendilerini huzursuz hissetmeye başladılar. Bir kişinin eve maaş getirmesi yetmez oldu. Kanaatkar olma kavramı hiçe sayıldıkça erkekler (hatta dindar erkekler) çalışan bir eş arayışı içine girdiler.Örtülü, başörtülü giremediği alanlarda örtüsünü çıkarabilen kamusal alanda sağlam bir mesleği olan kadınlar ideal eş olarak gösterilmeye başlandı. Tesettüründen taviz vermeyen hanımlara ise  “Bak falan Bey’in hanımı hem çalışıyor hem dışarıda örtüsünü de takıyor, sen de böyle sofu olmasaydın da ekonomik bağımsızlığını kazansaydın keşke” diye örnekler gösteriliyor, bu yolla hem hanımlar aşağılanıyor , hem de dindar sanılan çevrelerde dışlanıyorlardı.

Sanırım 1992’den 2003′ e Türkiye’deki yozlaşmayı, tesettürü sisteme uydurma çabalarını görmemek için kör ve sağır olmak gerekiyor.Tüm bu tesettürü yozlaştırarak yok etme çabalarını görmek ve duymak yetmiyor. Bu aşamada Kur’an’ı ve sünneti rehber edinerek İslam’ı yaşamaya çalışan müslüman hanımlara ve beylere büyük görevler düşüyor. Tesettürümüzü beşeri düşüncelere göre değil de Kur’an ve sünneti esas alarak şekillendirmemiz gerektiğini aklımızdan çıkarmamalıyız. Kamusal alanda örtülü olarak çalışamamayı önümüze konulan bir engel olarak görmekten çok bizim örtümüze ve ibadetimize saygı göstermeyen bu alana tenezzül etmediğimiz için kamusal alanda çalışmak istemediğimizi düşünmeliyiz.

“Kim Allah’tan korkup takvaya sarılırsa Allah ona bir kurtuluş, bir çıkış yolu ihsan eder;onu, hatırına gelmeyecek yerlerden de rızıklandırır.” (Talak, 2- 3)

 

YASEMİN ÖZENÇ KANDEMİR

Cuma Dergisi, Haziran 2003 Sayısı, Sayfa No. 40

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir